Lez Sineması

The Hunger (1983)

Catherine Deneuve, Susan Sarandon ve David Bowie oynuyor, Tony Scott da yönetmiş. Catherine Deneuve’ün karakteri Miriam 2bin küsur yaşında ve biseksüel biri. Adını hatırlayamadığım Bowie’nin karakteriyse Miriam’ın mevcut partnerini oynuyor. Miriam çok zengin, çok güzel bir evi var, partneriyle beraber insan avlıyorlar falan gerçekten güzel sahneler var. Miriam partnerlerini de vampir yapıyor fakat onlar Miriam gibi tam olarak ölümsüz olmuyor, zaman geçtikçe bokluklar çıkmaya başlıyor. Bowie’de işte o boklukları yaşamaya başlayınca Miriam kendine yeni bir partner buluyor, o kişi de Susan Sarandon’un oynadığı Sarah diye bir karakter. Miriam bir şekilde Sarah’yı düşürmeyi başarıyor. Daha fazla spoiler vermek istemiyorum, herkes izlesin çok güzel bi film. Müzikleri HARİKA. Puanım 8/10

The Bitter Tears of Petra von Kant (1972)

Fassbinder filmi. Margit Carstensen, Hanna Schygulla ve Irm Hermann oynuyormuş, bu kişileri tanımıyorum ama kredit vermem gerekliymiş gibi hissediyorum. Öncelikle ağır bir film, anlık arayışınız basit, eğlenceli bir filmse bu filmden sakınınız, sonralıkla bütün film (yanlış hatırlamıyorsam) tek mekanda geçiyor ve 4-5 sahne falan var, bu sahnelerde de UPUZUN diyaloglar var. Her neyse benim anladığım kadarıyla film; çok başarılı bir modacı olan Petra von Kant’ın kendisine köpekler gibi (türcülük yaptım kusura bakmayın) aşık olan yardımcısı Marlene’e bok gibi davranmasını, sonra da genç çıtır bi modele köpekler gibi aşık olmasını ve modelin ona bok gibi davranmasını anlatıyor. Kötülük yapan kötülük bulur alt mesajıyla öğütler de veriyor. Bence gerçekten çok güzel bir filmdi, sahneleri çok detaylı hatırlamıyorum ama seyrederken oldukça hoşuma gitmişti. Doğrudan ve vahşi bir anlatımı yok, üstükapalı ve sakin bir şekilde insan ilişkilerindeki hiyerarşiyi ve iktidar çabasını anlatıyor. Neyse çok uzattım, güzel ama ağır bir film, öneririm. Puanım 9/10

If These Walls Could Talk 2 (2000)

Bir sürü isim sayacağım şimdi:
1961 neslinde Vanessa Redgrave, Elizabeth Perkins falan,
1972 neslinde Michelle Williams, Chloe Sevingy, Natasha Lynonne vb..
2000 neslindeyse Sharon Stone ve Ellen oynuyor.
Konsept olarak şu Cher’in oynadığı ilk filmle aynı, fakat burada ortak konu istenmeyen hamilelikler yerine eşcinsellik. Bu filmde ne kadar ağladığımı anlatamam, ilk 5 saniyesinde ağlamaya başladım ve film bitene kadar susmadım. Spoiler vermek istemiyorum ama 61 nesline hüngür hüngür ağlamanız çok olası. Filmde tek bir ev var ve nasıl bir tesadüfse 20-30 yıl aralıklarla o evde lezbiyen çiftler ve arkadaşlar kalıyor, o kişilerin her nesilde cinsel yönelimleriyle alakalı yaşadıkları farklı problemler işleniyor. Seyrederken keyif aldığım filmlerden biri, özellikle lgbti+ kültürüne ve insanlarının uğradığı ayrımcılıklara yabancıysanız eğitici bulabileceğiniz bir film olabilir. 7.5/10

Bye Bye Blondie (2012)

Beatrice Dalle, Emmanuelle Beart ve Soko oynuyor, en azından beni ilgilendiren kişiler bunlardı. Özetle 80’lerde akıl hastanesinde tanışıp sevdalanan iki pankçının 20 yıl sonra tekrar karşılaşıp hasret gidermesini anlatıyor. Karakterlerin isimlerini hatırlayamıyorum ve bakmaya üşendim o yüzden oyuncuların isimlerini kullanacağım. Dalle pankçılık evresini atlatamamış, sanatçı olmuş aynı zamanda oto tamir sektörüne girmiş (yanlış hatırlamıyosam) abuk subuk işlerle uğraşırken, Beart zengin falan olmuş TV’de programı var, anlaşmayla mantık evliliği yaptığı eşcinsel bir kocası var falan, tekrar nasıl karşılaştıklarını hatırlamıyorum ama iki karakterin aralarındaki elektrik çok iyi ve gerçekçiydi bence, sevdiğim bir çift oldular. Filmin neredeyse yarısı 80’lerdeki hallerini anlatıyor. Bu film sayesinde Fransız punk müziğine dair pek çok şey öğrendim, seyredeli yıllar oldu hala Berurier noir dinliyorum, teşekkürler Bye Bye Blondie. 7/10

Bloomington (2010)

Kim oynuyor bilmiyorum, ilgilenmiyorum da. Yıllar önce filmden birkaç sahne görüp üni hocası rolündeki kadına kapılıp izlemiştim, gerçekten seyrettiğim en salak filmlerden biri. Genç kız karakter çocukken oyuncuymuş çok ünlüymüş falan, sonra ben okumak istiyorum yaa diyor üniversiteye gidiyor, orada da genç körpe kız öğrenci avcısı bir hoca varmış, taciz ediyor kızı (ama kesinlikle taciz olarak görmüyoruz) sonra ilişki yaşamaya başlıyorlar gayet güzel her genç kızın hayali falan ama sonra iyice saçmalıyorlar. Filmi izlerken yazarı ve yönetmeni sapık hetero bir erkektir diye düşünmüştüm ama şaşırtıcı bir şekilde kadın olduğunu öğrenmiştim. Porno bağımlısı cishet bir erkeğin fantezilerini izliyormuşsunuz gibi hissettiriyor da dersem artık seyretmezsiniz diye umuyorum. 2/10 veriyorum o da emek vermişler diye.

Aimee & Jaguar (1999)

Maria Schrader, Juliane Köhler ve Heike Makatsch diye isimler yer almış, yönetmeni de Max Farberböck diye biriymiş ve ben bütün bu kişilere çok kızgınım çünkü film aklıma gelince bile ağlıyorum. Tek cümlede dünyanın en üzücü şeyini anlatacağım. Felice yahudi ve eşcinsel bir kadın, Lilly de bir nazi subayıyla evli, ikisi aşık oluyor, 
olay 40’lı yıllarda Nazi Almanya’sında geçiyor ve hikaye gerçek. Daha fazla anlatmak istemiyorum ama bence kesinlikle seyredilmesi gereken filmlerden, hatta tam puan veriyorum bu filme. 10/10

Bandaged (2009)

Oyuncuları tanımıyorum, muhtemelen kimse tanımıyordur, yönetmeni de Maria Beatty diye biriymiş, normalde pornografik kısa filmler çekiyormuş, bunu öğrenince çok şaşırdım çünkü özellikle iki kadının yakınlaştığı sahneler çok beceriksizce çekilmişti, korkunç bir film yani böyle bir film neden var anlayamıyorum, konusunu anlatayım da izlemeyin ama lütfen. Film eski bir zamanda geçiyor, genç bir kadın var 17-18 yaşlarında, bu kız edebiyat okuyup yazar gibi bir şey olmak istiyor sanırım ama tıpçı babası kızının okuyup kendisi gibi fenci falan olmasını istiyor, kız da çok üzülüp kendi yüzüne asit atarak kendini öldürmeye çalışıyor. Babası tabi ki çok üzülüyor ve yüzü tamamen yanan kızına yeni bir yüz yapmak için çalışmaya başlıyor, eve de kıza baksın diye bir hemşire tutuyor. Bu kadın da sürekli her yerde kızı sıkıştırıp s*kmeye çalışıyor bunu da bize yasak aşk falan diye kakalamaya çalışıyorlar sonra film salaklık seviyesi gittikçe artarak devam ediyor. Gerçekten bu filmi çekmeye ne gerek vardı? Yine emekten 2/10 veriyorum.

Nordland (2014)

Bu filme 2014’te Kuirfest’te gitmiştim, kalbimde yeri ayrıdır o yüzden. Yine oyuncuları bilmiyorum ve bakmaya üşendim, tanınan insanlar değiller zaten. Filmin konusunu da pek hatırlamıyorum açıkçası, çok baskın bir konusu da yoktu zaten. Hatırladığım kadarıyla Norveç gibi bir yerde geçiyor, bir çift var işte fotoğrafta koyduğum çift, biri bir sabah kayboluyor, sevgilisi de onu arıyor. Bütün Norveç’i geziyor, manzaralar falan çok güzeldi, dağ taş izlemek isterseniz, drama falan istemiyorum diyorsanız gayet uygun bir film. Puanım 6.5/10

Frauensee (2012)

Nele Rosetz, Therese Hamer ve 2 kişi daha oynamış, tanınan kişiler değil zaten yazmak istemiyorum o yüzden. Filmin konusu ise: rosa diye çok güzel (bence) bi kadın var, göllerde balık falan tutuyor, her yer göl zaten küçük bi yerde yaşıyorlar, sarışın güzel bi sevgilisi var. Sonra genç bi lezbiyen çiftle karşılaşıyor işte kızlardan biri sürekli asılıyor bu kadına düdüklemeye çalışıyor sürekli, neler olacak acaba diye izliyoruz. Manzaralar çok güzeldi, izlerken içim açıldı, evleri göle bakıyor zaten çok güzel. Olgun ve genç eşcinsel çiftin farklılıkları güzeldi, çok anlatılan bi konu yoktu ama dili sakindi hoşuma gitti. 6.5/10

Tru Love (2013)

(Çok gerekmedikçe oyuncu yazmayı bırakıyorum, konuları da kısaltarak yazacağım) 40’lı yaşlarında pleyboy lezbiyen bi kadın var, o kadının bir arkadaşının (yaşlı) hetero annesi ziyarete geliyor. Sonra olan oluyor tabii ki. Desteklediğim bir ilişkiydi, yakışıyorlar bence, film güzel olmasa da sevmiştim. Öylesine izlenebilir ama biraz hüzünlü, çok da öylesine izlenemiyor yani, ama önerebilirim sanırım. 6/10

The Page Turner (2006)

Küçükken konservatuar sınavına girmiş soldaki kız, piyano çalıyormuş. Sağdaki kadın da jürilerden biriymiş, o kadın gürültü falan yapıp kızın dikkatini dağıttığı için kız sınavı geçememiş. İşte yıllar sonra görüyor kadını intikam planları yapıyor, devamını da söylemiyim bence. Gerçekten fena değildi bu film, çok yakıştırdığım bir çiftti keşke olaylar böyle gelişmeseydi de romantik komedi falan çekselerdi.. Tavsiye edebilirim gerçekten. 7/10

A Perfect Ending (2012)

Bu filmi anlatmak istemiyorum, çok uzun bi konulu porno gibiydi. İzlemeyin, izlettirmeyin. Seyrettiğim en salak filmler top 5’te bu film de var. Çok dandik sinematik teknikler kullanmışlar, oyuncular çok kötü, senaryo zaten berbat, her şeyiyle çok kötü. 2/10

Les Biches (1968)

Filme başyapıt falan demişler ama ben anlamayıp yarısında bırakmıştım. Açıklası filmi anlatmak da istemiyorum çünkü her şey sembolikmiş ve ben dümdüz seyrettiğim için kim kimi s*ikiyor belli değil diye yarıda bıraktım. Belki de yarıda bıraktığım için anlayamadım bilemiyorum ama yani önermem bence.. Puan da vermiyorum filme haksızlık etmeyim diye, belki güzeldir gerçekten hiç anlamadım ama.

Freeheld (2015)

Gerçek ve üzücü bir hikaye, evlilik hakkının ne kadar önemli olduğunu anlatıyor. Biraz farkındalık filmi gibi, böyle filmleri pek sevmem. Ellen Page’i de pek sevmem, Julianne Moore’un hatrına seyrettim. Bilemiyorum çekim şekli açısından da çok hoş gelmedi bana hikaye daha güzel anlatılabilirdi. Ama böyle farkındalık yaratan falan filmleri seviyorsanız izleyin bence. 5/10

Jenny’s Wedding (2015)

Bu filmi gerçekten hiç sevmiyorum. Bir kadın var artık ‘yaşı gelmiş’ ailesi evlenmesini bekliyor. Sonra kız da evleniyorum ama bir kadınla.. diyor sonra ailesi (bence) gayet iyi karşılıyorlar, bu haberi sindirip kızlarını da çok üzmemeye çalışarak kendi süreçlerinden geçiyorlar. Ama kız onların anlayışına rağmen üff kimse beni anlamıyor yeaaa diye hallere giriyor. İki karakter arasındaki çekim berbattı. Evlilik yoluda iki sevgili değil de birbirlerini pek sevmeyen iki uzak arkadaş gibilerdi. Yakınlaştıkları sahneler çok kötüydü seyrederken rahatsız oldum. Bu filmi gerçekten sevmiyorum, ama önerir miyim? önerebilirim. Zaman geçirmek için uygun bir film, bir yandan ütü falan yaparken izlenebilir. 3/10

Io e Lei (2015)

Çok tatlı ve kıskanılası bir çift. Esmer kadın eski ünlü bir oyuncu, sarışın olansa eski hetero ve içinde bulunduğu ilişkiyi kabullenememiş ve utanıyor. Çok güzel bir evleri ve çok güzel bir ilişkileri var ama sarışın olan gerizekalı olduğu için önüne çıkan ilk erkekle yatarak bu ilişkiyi mahvetmeye çalışıyor ve esmer olanın üzülmesini izliyoruz. Bütün film tam olarak böyle ilerlemiyor ama özeti bu. Bence güzeldi, çiftin yakınlığı hissediliyordu, anlatım da fena değildi. 6.5/10

Liseli filmi. Bohem, çok havalı bir kız var böyle rastaları falan var çok havalı yani. Bir tane de hetero ve iyi aile kızı var, bohem kız iyi aile kızını ayartıyor ve yoldan çıkarıyor biraz. Sonra kızın başına bir şeyler geliyor acaba nolacak diye bekliyoruz. Fena değildi ama güzel de değildi. Film hafızamdan silinse üzülüp tekrar seyretmezdim. Önyargı oluşturmayım yine de ama ben pek sevmedim. 4/10

Room in Rome (2010)

Sırf bu filme 1 verdiğimde kayda değsin diye sevmediğim diğer filmlere 2 puan verdim. Bu filmi ne kadar sevmediğimi anlatamam. Konusunu anlatıp kötüleyecektim ama konusu bile yok. Çok uzun süren konulu porno benzetmesi buna da yakışıyor fakat düzgün bir konu bile yok. Rastgele bir porno açın seyredin, hem daha kısadır hem de bu filmden daha çok şey anlatıyordur. Yönetmeni de cishet bi erkekmiş hiç şaşırmadım bu duruma. hetero erkeklerin iki kadının aşkını anlatan filmler çekmesi yasaklanmalı. bir veriyorum. 1/10

Konusuna bile bakmadan Eva Green oynuyor diye izlemiştim ama çok beğenmiştim. Eva Green bir kız lisesinde öğretmen. Çok havalı olduğu için tabii ki öğrencilerinden kendisine aşık olanlar oluyor (kim olmazdı ki). Ama kendisi de tasvip etmediğim bir şekilde yaşı tutmayan başka bir öğrencisine aşıkmış. Sonra olaylar karışıyor ama güzel bir film. Anlatımı çok güzel masal gibi, oyuncular çok iyi, hemen her şeyi çok iyi. Bu filmi gerçekten önerebilirim. 8/10

Elena Undone (2010)

Konusu çok klişe ve salakça ama çok çok tatlı bulduğum bi film. Hetero, çocuklu ve dinle ilgili bir adamla evli bir kadın, ve çok tatlı bir eşcinsel kadının yollarının sevimli tesadüflerle kesişmesi ve aşık olmaları.. Biraz kötü ama hiç kötü olmayan bir film, duygusal bağım var bu filmle. Çiftin enerjisi gerçekten iyi, normal hayatta bile çıktıklarına inanabilirim. 6.5/10

Zengin bi kadın var, çoluğu çocuğu var, kocası da başarılı biri. Kocasının da bir arkadaşı varmış, onunla tanışmaya gidiyorlar, zengin kadın ve adamın nişanlısı aşık oluyor tabi ki, sonra acaba ne olacak diye merakla seyrediyoruz. İki kadının elektriği iyiydi, filmi çok hatırlamıyorum ama böyle klişe bir konu için çok klişe sahneleri ve replikleri yoktu sanırım. Önerebileceğim bir film. 6.5/10

Below Her Mouth (2016)

Bu filmden mi yoksa Room in Rome’dan mı daha çok nefret ediyorum çözemedim. Korkunç ve rahatsız edici bir film. Room in Rome için yazdığım her şey bu film için de geçerli. 1/10

Harika bir film, özellikle dönemine göre bakıldığında böyle ‘hassas’ bir konuyu böyle büyük bir prodüksiyonla işlemeleri gerçekten harika. İki genç kadın, küçük kızlar için yatılı okul gibi bi şeyleri var, tüccar değil eğitimciler yani. Sonra geri zekalı bir çocuk haklarında lezbiyen oldukları ‘dedikodusunu’ çıkarıyor. Aileler çocuklarını okuldan alıyor, hayatları mahvoluyor, devamını anlatmayacağım ama şerefsizim ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Çok seviyorum bu filmi ve o mağlum 2 sahnede çok ağladım. Seyretmediyseniz seyredin. 9/10

Şu dünyadaki en sevdiğim filmlerden biri, 10-15 kere seyretmişimdir, çok komik, çok güzel ve ikonik ve filmdeki herkese çok aşığım. Kızlarının eşcinsel olduğunı farkeden bir anne babanın kızlarını ‘eşcinsel düzeltme’ kampına göndermesi ve o kızın o kampta yaşadıklarını anlatıyor. Böyle anlattığıma bakmayın hüzünlü bir şey değil, komedi filmi. Bu filmi seyretmeyeni lezbiyenliğe almıyorlar, lezbiyenlikten atılmak istemiyorsanız izleyin derim. Dünya tatlısı bir film gerçekten herkes seyretmiştir zaten herhalde, seyrettiyseniz de tekrar seyredin. 8.5/10

Güzel bir film, Catherine Deneuve oynamasa asla zahmet edip seyretmezdim ama güzel bir film. Tam olarak romensli bir film değil. Seyrederken çok keyif aldım gerçekten. Genç bir kız var, okuldan hocasıyla (deneuve), abisinin araba hırsızı patronuyla ve patronunun polis erkek kardeşiyle çıkıyor. Bu üç kişiyi birbirine bağlayan o, ortak payda gibi. Güzel bir film ya birkaç kişinin hikayesi anlatılıyor, kesişen yerler var falan hoş hissettiriyor insanı. 7.5/10

Meryl Streep, Allison Janney, Julianne Moore, Toni Colette ve Nichole Kidman gibi birbirinden güzel 4 isim geçiyor filmde. Çok güzel bir film, sıkılmadan birkaç kere seyretmiştim. Konusu Mrs Dalloway kitabının farklı dönemlerde yaşamış (biri Virginia Woolfun kendisi olmak üzere) 3 kadının hayatı üzerine etkisini anlatıyor. Bu kadınların hayatlarının anlatıldığı bu kitabı okudukları (ve yazdıkları) dönemde ortak özellikleri: intihar eğimlilikleri, eşcinsellikleri ve eşcinselliklerini keşfetmekte olmaları. Bu filmi çok küçükken seyretmiştim o yüzden kalbimde çok ayrı bir yeri var, kesinlikle öneririm. 8.5/10

Kissing Jessica Stein (2001)

Yani eğlendirici ama boş bir film, çoğu sahnede sinirlendirdiği için eğlenceden de geri kalabiliyorsunuz, biraz gıcık bir film. İki kadın da heteroseksüel, biri lezbiyen olmaya ‘karar veriyor’ gazeteye bayanım ücretsiz bayan arkadaş arıyorum;) diye ilan veriyor, diğer hetero kadını düşürüyor. Karar vermiş olan 40 yıllık lezbiyenmiş gibi çok rahat hallediyor durumu ama diğer gerizekalı kişi film boyunca naz yapıyor. Komik sahneler vardı güldüğüm yerler de vardı ama filmin sonunun ne kadar kötü olduğu konusunda önceden uyarmak istiyorum. Film birkaç olay ve sonu hariç çok kötü değil. Sonuç olarak kadın eşcinsel karakterlerin olduğu bir komedi filmi seyretmek istiyorsanız bu filmi önerebilirim. 4/10

Madchen in Uniform (1958)

Bu film… bu film…. Lilli Palmer ve Romy Schneider… Dünyanın en güzel iki kadını. Küçük kalbime çok ağır gelen bir film. Manuela ailesi ölmüş çok güzel genç bir kız, yatılı okula gönderiliyor, okulda güzeller güzeli öğretmenine aşık oluyor. Öğretmeni de ona karşı pek boş değil. Bu filmi orijinalinden daha çok seviyorum, sebebi de oyuncular sanırım.. Trajik ve çok güzel bir hikaye. En sevdiğim filmlerden biri. Lezbiyen filmlerinin yüzde doksanı gibi trajik sona sahip bir film ama çok seviyorum. 9.5/10

Orijinal film bu, aslında birçok açıdan 58 yapımı olandan çok daha iyi ama nedense onu daha çok seviyorum. Konu tamamen aynı. Bu filmin 1931 yılında çekilmiş olması beni her seferinde şaşırtıyor, hem lezbiyenlik açısından hem de günümüzde bile hoş görülmeyen yaş farkı büyük olan iki kişinin aşkını anlatması olarak o dönemde bu filmin çekilmesi inanılmaz. Senaryo yazarı kadın, 2 yönetmeninden biri kadın, oyuncular zaten hep kadın. Günümüzde bile bu kadar çok kadının çalıştığı filmler göremiyoruz. Filme dönersek o malum sarhoşluk sahnesinde 58 yapımı olana oranla daha çok rahatsız olup etkilenmiştim. Yani 58 yapımı olanı daha çok seviyorum ama sinematik açıdan 31 yapımı olan daha iyi ve tam puan vermeliyim. 10/10

Bu filmi izlememiş kimse yoktur sanırım, izlemediyseniz lütfen izleyin aşırı tatlı bir film. Klişeliğine rağmen bu film için ölürüm. Lena Headey ve Piper Perabo oynuyor. İzlemişsinizdir zaten ama yine de anlatayım. Piper’ın karakteri evleniyor, Lena da düğünlerinde çiçekleri aldıkları kişi, düğün gününde tanışıyorlar, arkadaş oluyorlar ve yavaş yavaş aşık oluyorlar. Pozitif bir film, komik sahneler de var. Yani romantik komedi aslında. Kahrolmak istemiyorsanız, gülmek istiyorsanız, kafanız da çok yorulmasın istiyorsanız kesinlikle bu filmi seyretmelisiniz. 6.5/10

Gerçekten çok çok sevdiğim bir film, masal gibi çok güzel. Her şeyiyle çok güzel. Gerçek bir hikaye, şair Elizabeth Bishopla adını unuttuğum bir mimarın trajik aşk hikayesi. Miranda Otto ve Gloria Pires oynuyor, iki kişiye de çok kötü aşık oldum. Oyuncular çok iyiydi, yansıtmak istenen bütün duyguları yansıtıyorlardı. Çok seviyorum bu filmi çok güzel ilerliyor fakat sonlara doğru çok kötü şeyler olmaya başlıyor, üzüntüden verem olmanız olası. Film sonrası üzülebileceğiniz fazladan 1-2 saatiniz varsa seyredin. Kesinlikle çok fazla öneriyorum. 9/10

Fena halde seksi bir film. Roleplay’e gönüllerini vermiş, hayatlarını adamış bir çift bunlar. Genç olan kadın hizmetçiymiş de daha büyük olana hizmet ediyormuş gibi davranıyorlar. Bdsm ağırlıklı erotik sahneler bol. Hoş bir film yani.. Sırf seksten ibaret değil ama normal diyalogların geçtiği sahneleri hiç hatırlamıyorum. Ama sembolik şeyler vardı sanırım, seyrederken farkettiklerim çok hoşuma gitmişti ama gerçekten kelebekler ve koklayarak don çitilemek hariç çok bir şey hatırlamıyorum. 7/10

Bu filmi ilk çıktığında seyretmiştim ve şu an çok hatırlamıyorum, yani 5 senede bu kadar unuttuysam muhtemelen çok iyi bir film değildir diye düşünmeye itiyor beni. Film Belle de jour gibi ama eşcinsel versiyonu. Ana karakter kadın evli, sanırım bir seferlik denemek için bir kadın seks işçisiyle birlikte oluyor sonra çok hoşuna gidiyor, kocasından ev hayatından da sıkılmış, herkesten gizli hayat kadını oluyor. Sonra aynı belle de jourdaki gibi tanıdık bir sima müşteri olarak geliyor (orda da öyleydi sanki o filmi de tam hatırlamıyorum) devamını anlatamayacağım çünkü hiç hatırlamıyorum. 5/10

Çok güzel bir film ama günlerce ağlamaya hazır değilseniz seyretmeyin. Sanırım çoğu insan gibi benim de ilk seyrettiğim lezbiyenli filmlerden biriydi. İlk göz ağrım. Yatılı okulda kalan liseli aşıkların trajik hikayesini anlatıyor ve homofobinin insanların, özellikle gençlerin hayatlarını nasıl mahvedebileceğini özetliyor. Bikaç gün aralıksız ağladım bu filme ama gerçekten güzel, masalsı bir anlatımı var. Replikleri başka bir filmde görsem muhtemelen “liseli filmi galiba :/, yok izlemeyim” der geçerim ama bu filme çok yakışıyor, ağzım açık seyretmiştim. 7/10

Şu oyunculara bakar mısınız.. Fanny Ardant, Catherine Deneuve, Danielle Darrieux, Isabelle Huppert, Emmanuelle Beart…. en güzel fransız kadınlarını tek bir filmde toplamışlar, filmin tek kötü yanı müzikal olması ama çalan şarkıların hemen hepsi çok güzel şarkılar. Fanny Ardant’ın A quoi sert de vivre libre’i söylediği kısım hele.. Filme dönecek olursak: Filmin tamamı bir evin içinde geçiyor, Filmde de sadece 8 kadın ve hakkın rahmetine kavuşmuş sevgili eş ve değerli baba oynuyor. Bu baba filmin en başında ölüyor, katili o evin içindeki 8 kadından biri. Evdeki bir kişi karısı, diğeri karısının annesi, karısının kız kardeşi, kendi kız kardeşi, iki kızı ve iki hizmetçi. Kadro tamamen kadınlardan oluşunca ve azıcık da olsa romantik öge eklemek bütün filmlere farz olduğundan lezbiyen ilişkilerden hiç kaçınılmamış bu filmde. Seyrederken gerçekten çok eğlendiğim bir filmdi 8 sene önce falan bir kere seyretmiştim, hala hemen hemen bütün sahnelerini bazı repliklerine kadar hatırlıyorum. Neşeli ve komik bir film, ayrıca cinayet de çözmeye çalışıyorlar. 8.5/10

Şu çiftin uyumuna bakar mısınız? Ne kadar yakışıyorlar. Çok kızgınım bu filme. 2 çocuklu bir lezbiyen çiftin salak çocuklarının sperm donörü babalarını merak etmesi, bulmaları, yemeğe davet etmeleri, ve eski hetero julienne moore’un sperm donörleri mark ruffalo’yla karısını aldatmaya başlamasını anlatıyor. Çok yanlış bir film. Sinematografisi çok iyiydi o konuda bok atamam. 6.5/10

Bu filmle ilgili yazacak çok bir şeyim yok, çok sıkıldığım için bitirememiştim, zaten üzerinden 5-6 yıl geçti çok hatırlamıyorum da. Asi, radikal feminist butch lezbiyenlerin sağa sola vandallık yapmasını anlatıyor. Öyle asi gençliği anlatan asilik ve punklık dolu filmleri seviyorsanız önden buyurun. 3/10

Bu filmi sevip sevemediğimi çözemedim. İki kadının ilişkisinin başlaması ve yani ilişkileri çok dandik. Maskülen, butch Corky’nin çıplak ve pis elleriyle lavabo borusunu açması karşısında aşırı feminen, aşırı seksi ve Corky için deli olan Violetin dizlerinin titremesi.. fazla dandik. ama ne yazık ki seksi de. Violet mafyayla ilişkili bir adamla çıkıyor, Corky de eskiden dolandırıcı gibi bir şeymiş hapis yatmış sonra sanırım (sert biri). İki kadın ortak olup para çalıp birilerini dolandırmaya karar veriyor. Filmin ilk 20 dakikası soft porn geriye kalanı da aksiyon filmi olarak ilerliyor. Ben de seviyorum aslında bu filmi ama keşke fazla sterotipik, klişe şeylere yer vermeselerdi de utanmadan sevebilseydim. 7/10

Bu filmi uyuyarak seyrettim. Aşık olduğu kız arkadaşından ayrılmış, ayrılığı atlatamamış, kendisini odasında kapatmış bir kadın. Filmin ilk yarısı boyunca odasındaki eşyaları çıkardı tek tek, yatağının yerini değiştirdi sürekli, mektup yazdı, yerde yattı, yine yatağının yerini değiştirdi, biraz daha mektup yazdı, kaşıkla toz şeker yerdi, hiçbir şey yapmadı ve biraz daha mektup yazıp toz şeker yedi. 2. yarıya dayanabilseymişim ayrıldığı kız arkadaşının evine gidiyormuş ama bunu kendime yapamadım. Sanattan anlamadığım için bu filme puan vermiyorum. Ama bana sorarsanız yani çok üzgünüm ama kesinlikle önermem.

Liseli kızlar filmi. İkisi de su balesi yapıyor. Kızlardan biri boylu poslu falan bütün herkes o kıza aşık diğeri de düz normal bir kız işte, düz kız öbürüne takıntılı aşık oluyor ama o kız da orta malı gibi bir şey. Düz kız üzülüyor sürekli bu bana bakmaz ki diye ama arkadaş falan oluyorlar, bir ara da diğeri ona üzülüp yüz veriyor sanırım çok hatırlayamıyorum. Değişik, çiğ bir havası var nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Film boyu filmden klor kokusu aldım garip bir deneyimdi. Güzeldi aslında ama bilemiyorum çok bayılmamıştım ama yani sanatsal açıdan bakarsak evet güzeldi. 5/10

Peygamberimiz Sarah Waters’ın aynı adlı kitabının uyarlaması… mini dizi diye geçiyor ama 3 bölüm ve bölümler yaklaşık birer saat o yüzden film olarak kabul ediyorum ben. Film Viktoryen dönemde geçiyor. İlk bölümde ana karakterimiz kendini hetero sanarken bir gösteriye gidiyor, o gösteride de bir drag king var, tabi ki her genç kızın yapacağı gibi aşık oluyor ona. Diğer kadın da ona karşı boş değil. Ana karakterimiz de saçını kesiyor ve beraber sahne almaya başlıyorlar turnelere çıkıyorlar, sevgili oluyorlar falan. Sonra ilişkileri yürümüyor tabi. Daha anlatmak istemiyorum ama şöyle diyim her bölüm başka bir veya iki kadınla ilişki dönemini işliyor, karakterin büyümesine, kendini tanıma sürecine şahit oluyoruz. 2. bölüm benim favorimdi çünkü Anna Chancellor’a kıraşım var… Herkese öneririm, inişli çıkışlı, hayırlı şerli tatlı şeyler yaşanıyor. 3 kere falan seyrettim ben. Puanım: 8/10

Desert Hearts (1985)

Bu filmi kovboy filmi sandığımdan dolayı 5-6 yıldır erteliyorum. Bu hatamdan dolayı çok pişmanım çünkü film gayet hoştu, seyrederken keyif aldım ve kesinlikle hiç kovboy filmi değildi. Bu film sanırım mutsuz sonla bitmeyen ilk lezbiyen aşk/ ilişki temalı Amerikan filmiydi. Filmle ilgili ufkunuzu yedi katına çıkaracak birkaç bilgi daha verip daha sonra konusunu ve yorumumu anlatacağım ama önce reklamlar. Filmin yönetmeni Donna Deitch bu filmi çekebilmek için evini satmak zorunda kalmış. Greta Garbo filmi öyle beğenmiş ki seyrettikten sonra Helen Shaver’a telefon edip tebrik etmiş. (hep bir ağızdan: Greta Garbo lezbiyendi) Film 1950’lerde geçiyor, o dönemde boşanmak Amerika’da da Türkiye’de olduğu kadar zormuş, insanlar kolayca boşanmak için Nevada’ya gidiyormuş. Güzel minnoşumuz Vivian da tam bunun için Nevada’ya geliyor. Bir kadının evinde konaklıyor, bu kadının evlatlık bir kızı var, tatlı biri, adı da Cay. Cay açık lezbiyen ve kendinden 10 yaş büyük, İngiliz edebiyatı profesörü Vivian’a düşüyor. (kim düşmezdi ki..) Vivian çok soğuk biri Cay’e hiç yüz vermiyor, tam benim tipim ayırca.. Sonra olaylar olaylar oluyor ve sonra çok afedersiniz soğuk *m çiçeği Vivien, duygu sahibi olmanın, bir şeyler hissetmenin namussuzluk olmadığını fark ediyor. Çok uzattım yanlışlıkla ama uyku tutmadı. Güzel filmdi çekim açılarını, sahneleri, kullanılan renkleri çok sevdim. Gerçekten izleyeni verem etmeyen huzurlu bir sonu vardı, onun rahatlığıyla izleyebilirsiniz. 7/10

The Secret Diaries of Miss Ann Lister (2010)

Gentleman Jack dizisini bitirince içimde oluşan boşluğu doldurmak için çok yakın zamanda seyrettim bu filmi. Yine 4-5 senedir ertelediğim filmlerdendi ve çok da bir şey kaçırmıyormuşum aslında.. Çok güzel başlangıç yapıp sonlara doğru amaan bee ( roman ağzıyla) demişler gibi. Öncelikle Gentleman Jack’in aksine bu filmin biyografik yapım olma gibi bir iddiası olduğunu sanıyorum, lakin tarihsel doğruluk açısından Gentleman Jack daha doğru. Gerçekte 20 küsur sene süren bir dönemi filmde birkaç sene içerisinde anlatmışlar. Biyografi filmi olmasa, Gentleman Jack gibi Anne Lister’ın günlüklerinden ‘esinlenilmiştir’ dense sorun etmezdim ama çok uzun yıllar süren olayları alıp da bu kadar kısa zamana sıkıştırınca hikaye biraz sıradanlaşmış ve tuhaflaşmış. Filmin ilk yarısını her ne kadar Anne Lister’ın gerçek hayattaki butch kimliğini yok sayarak işleseler de sevdim. Ayrıca filmi izleyeli birkaç gün oldu ama filmin çoğunu hatırlayamıyorum, çok bir etki bırakmamış zihnimde demek olabilir bu. Bilmiyorum, sırf Anne Lister diye izledim açıkçası, öğrenilmesi gereken, kültürümüzün tatlı bir parçası kendisi, o yüzden önerebilirim. Anne Lister’ın hayatının aşkı Mariana’nın ona nasıl kazık attığının hikayesini öğrenmek istiyorsanız o kısımları güzel anlatmış. Çok iyi bir film değil, sadece tarihsel bilgi edinmek için önerebilirim ama öneririm yani. Çok güldüğüm yerler de vardı ama sonu çok dandik olduğu için filme dair bütün pozitif hislerimi öldürdü 4/10

A mi Madre le Gustan las Mujeres (2002)

Piyano virtüözü 50-60’lı yaşlarında güzel bir kadın, birbirinden aptal 3 kızı var, kendi doğum gününde geri zekalı kızlarıyla sevgilisini tanıştırmak istiyor. Fakat sevgilisi 20’li yaşlarında ve bir kadın. Yanlış hatırlamıyorsam öğrencisiymiş bu kız, aşık olmuşlar falan. Sizi bilmem ama benim hayalimdeki ilişkinin tasvirini yapmışlar. Komedi filmi, komik de ama çok hetero gözünden. Karakterler arasında fiziksel bir yakınlaşma yaşanmıyor. Birbirlerini sevip saydıklarını biliyoruz sadece, bu eksi puan gözümde çünkü, ikilinin sevgililiklerinin gösteriliş biçimi çok yapay. Daha kötüsünü söyleyeyim. Güzel kadının 3 aptal çocuğu diyor ki ”bu kızla annemizi ayırmamız gerek, hadi içimizden biri kızı ayartsın ve ayrılsınlar.” ben hayatımda bu kadar kötü niyetli ve kötü kalpli insanlar görmedim. Komedi filmi olduğunu biliyorum ama yine de iğrenç bir düşünce ve o üç kıza düşmanım bundan sonra. İşte filmin geri kalanında kızla flört edip, hatta mümkünse bir de kolileyip annelerinden ayırmak istiyorlar, sebep neymiş vay efendim annemiz 60’ından sonra kadınlarla mı çıkacakmış. Her şeye rağmen eğlenceli bir filmdi, neredeyse bütün olay üç aptal kızın etrafında yaşanıyor ama yine de eğlendim. Yani arasında 40 yaş fark olan, piyano çalan, sanat seven bir lezbiyen çiftle ilgili bir komedi filmi arıyorsanız şiddetle tavsiye edebilirim. 4/10

Uzun süredir seyrettiğim lez filmleri arasında en iyilerinden. Hasret kalmışız böyle güzelliklere. Olga Chadjas yönetmiş. Çok iddialı konuşmayayım beğenmeyebilirsiniz ama filmin havası benim çok hoşuma gitti. Cishet bir çift var, çocuk sahibi olmak istiyorlar fakat kadın (nina) hamile kalamıyor. Taşıyıcı anne arıyorlar istedikleri gibisini bulamıyorlar. (niyeyse inatla da evlatlık almıyorlar yani bok var çünkü) Sonra Magda’yla tanışıyorlar, Nina çok beğeniyor Magdayı çocuğunun anası o olsun istiyor, ama Magda da ona boş değil. Sonra aşık olduklarını farkediyorlar falan filan. Ben çok beğendim masalsı ama soğuk bi havası var, çoğu yerde noluyo ya dedirtiyor ulan Polonyalılar siz bu işi biliyorsunuz ya. 7.5/10

Yorum bırakın